O. Von Corven - Tolzmann, Don Heinrich; Alfred Hessel and Reuben Peiss. The Memory of Mankind. New Castle, DE: Oak Knoll Press, 2001, Kamu Malı, Bağlantı
Giriş: Gizemin Özeti ve Neden Önemli?
İskenderiye Kütüphanesi, antik çağların en büyük bilgi ve kültür merkezi, insan aklının o dönemde ulaşabildiği sınırların somut bir anıtı olarak kabul edilir. Ancak bu devasa bilgi hazinesi tarih sahnesinden silinirken, geride sadece küller değil, aynı zamanda cevapsız sorular bırakmıştır. Kütüphanenin akıbeti, yüzyıllardır tarihçilerin, arkeologların ve gizem meraklılarının zihinlerini meşgul etmeye devam etmektedir. Bu kütüphanenin yok oluşu, sadece taş ve tuğladan örülü fiziksel bir yapının yıkımı değil; insanlığın "kolektif hafızasının" silinmesi, yani toplu bilgi birikiminin geri döndürülemez kaybı olarak görülmektedir.
Kütüphanenin yok olmasıyla birlikte, sadece antik dünyanın coğrafi ve matematiksel verilerini değil, aynı zamanda dönemin en parlak düşünürlerinin, şairlerinin ve mucitlerinin tek nüsha halindeki eserlerini de yitirdik. Örneğin, bugün elimizde sadece fragmanları kalan Aristarchus'un güneş merkezli evren modelini detaylandırdığı çalışmalarının veya Babil tarihine dair Berossus'un kayıp ciltlerinin bu raflarda olduğu düşünülmektedir. Bu durum, bilim ve felsefe tarihinde belki de yüzyıllar sürecek bir duraklamaya neden olmuştur. Eğer bu eserler korunabilseydi, Rönesans ve Sanayi Devrimi'ne giden yolun çok daha erken açılmış olabileceği ihtimali, tarihçiler arasında sıkça tartışılan bir "alternatif tarih" senaryosudur.
Yok oluş süreci, tek bir faile veya olaya mal edilemeyecek kadar karmaşık teorilerle çevrelenmiştir; büyük yangınlar, dini fanatizm, imparatorluk savaşları veya sadece zamanın getirdiği doğal çürüme... Kesin olan şudur ki; İskenderiye'nin kaybı, insanlığın kendi mirasına sahip çıkamamasının en trajik öyküsüdür.
Tarihsel ve Coğrafi Arka Plan
İskenderiye Kütüphanesi, M.Ö. 3. yüzyılda, Büyük İskender'in ölümünden sonra Mısır'a hükmeden Ptolemaios hanedanı tarafından kurulmuştur. İskenderiye şehri, Mısır'ın Akdeniz kıyısında, Nil Deltası'nın batısında stratejik bir noktada yer alıyordu ve o dönemin en önemli kültürel, ticari ve entelektüel eritme potasıydı. Kütüphane, bu eşsiz konumu sayesinde dünyanın dört bir yanından—Yunanistan'dan, İran'dan, Hindistan'dan ve Afrika'nın içlerinden—gelen bilginleri bir mıknatıs gibi kendine çekmiştir.
Yapı, aslında "Museion" (Müzler Tapınağı) adı verilen çok daha büyük bir araştırma enstitüsünün parçasıydı. Museion; botanik bahçeleri, yemekhaneleri ve rasathanesiyle bugünkü modern üniversite kampüslerinin atası sayılabilir. Burada yaşayan bilginler, devlet tarafından finanse edilir ve sadece "düşünmek ve üretmek" için yaşarlardı. Kütüphanede, Homeros'un destanlarından Arşimet'in mühendislik harikalarına, Öklid'in geometri teoremlerinden Herofilos'un anatomi çalışmalarına kadar 400.000 ila 700.000 arasında papirüs tomarının bulunduğu tahmin edilmektedir. Bu tomarların tasnifi için Kallimakhos tarafından hazırlanan "Pinakes" kataloğu, bilginin organize edilmesi adına devrim niteliğinde bir adımdı.
Kütüphanenin kitap toplama yöntemleri de oldukça agresifti. "Gemilerden gelenler fonu" uygulaması ile limana yanaşan her gemi aranır, bulunan kitaplara el konulurdu. Asılları kütüphanede alıkonulurken kopyaları gemi sahiplerine iade edilirdi. Bu durum, hanedanlığın bilgiyi tekelleştirme arzusunu net bir şekilde göstermektedir.
Kütüphanenin akıbeti, tarihin derinliklerinde hala çözülmeyi bekleyen bir bilmecedir. Bu gizem, onu sadece bir bina olmaktan çıkarıp, "kayıp altın çağ" mitinin bir parçası haline getirmiştir. Bugün bile bilim kurgu eserlerinden akademik makalelere kadar birçok alanda, araştırmacılar için tükenmez bir ilham kaynağıdır.
Efsanenin Çekirdeği ve Farklı Anlatımlar
Kütüphanenin yok oluşuyla ilgili, adeta suçluyu arayan bir dedektiflik romanını andıran birçok farklı efsane öne sürülmüştür. Bu teorilerin her biri, dönemin siyasi ve dini çatışmalarını yansıtır. En yaygın anlatımlardan biri, M.Ö. 48 yılında Julius Caesar'ın İskenderiye'yi kuşatması sırasında, limandaki gemileri ateşe verdiği olaydır. Rüzgarın etkisiyle yayılan alevlerin kütüphaneye sıçradığı ve binlerce el yazmasının yandığı söylenir. Ancak Seneca gibi antik yazarlar 40.000 tomarın yandığını belirtse de, kütüphanenin bu olaydan sonra da varlığını sürdürdüğüne dair kanıtlar mevcuttur.
Bir başka güçlü efsane, Hristiyanlık'ın Roma İmparatorluğu'nda resmi din haline gelmesiyle ilgilidir. M.S. 391 yılında, Patrik Theophilus'un emriyle, paganizmin simgesi olarak görülen Serapeum Tapınağı (kütüphanenin bir uzantısı) yıkılmıştır. Özellikle kadın filozof Hypatia'nın İskenderiye sokaklarında linç edilerek öldürülmesi, kütüphanenin temsil ettiği aydınlanma çağının kapanıp Orta Çağ karanlığının başladığı nokta olarak dramatize edilir.
Üçüncü büyük anlatı ise İslam'ın yükselişi dönemine, M.S. 642 yılına odaklanır. Efsaneye göre, Halife Ömer'in "Eğer bu kitaplar Kuran'la uyumluysa gerek yoktur, değilse zararlıdır" diyerek kitapların yakılmasını emrettiği rivayet edilir. Ancak modern tarihçilerin çoğu, bu hikayenin olaydan yüzyıllar sonra, siyasi propaganda amacıyla uydurulduğunu savunmaktadır.
Bu farklı senaryolar, aslında kütüphanenin ne kadar büyük bir sembol olduğunu gösterir; her dönem, kendi ideolojik çatışmasını bu yıkım üzerinden anlatmıştır. İskenderiye Kütüphanesi'nin yok oluşu, insanlık tarihinde bilgiye karşı duyulan korkunun (bibliyofobi) ve cehaletin yıkıcı gücünün evrensel bir sembolü olarak değerlendirilir. Bu olay, bilgiye sahip olmanın getirdiği güç kadar, onu korumanın ve gelecek nesillere aktarmanın ne denli hayati olduğunu hatırlatır.
Spiritüel, Ezoterik ve Folklorik Yorumlar
Kütüphanenin kaybı, materyalist bir bakış açısıyla sadece parşömen ve mürekkebin yanması olarak görülse de; spiritüel çevrelerde bu olay çok daha derin, metafizik bir kırılma olarak yorumlanır. Bu görüşlere göre kütüphane, insanlığın "kolektif bilinçaltının" fiziksel dünyadaki yansımasıydı. Hermes Trismegistus'un öğretileri, simya ilminin sırları ve Atlantis gibi kayıp kıtalara dair kadim bilgilerin orijinalleri burada saklanıyordu. Yangın, insanlığın bu "kök bilgiye" ve evrensel hakikate doğrudan erişiminin kesilmesini temsil eder.
Folklorik anlatımlarda ve komplo teorilerinde, en değerli kitapların aslında yanmadığı, seçkin bir grup inisiye tarafından kaçırıldığına inanılır. Bu kitapların, Mısır çöllerinin altındaki gizli tünellerde, Sfenks'in altındaki efsanevi "Kayıtlar Salonu"nda (Hall of Records) veya Tibet'teki manastırlarda hala saklı olduğu ve insanlık hazır olduğunda tekrar gün yüzüne çıkacağı söylenir. Bu tür inançlar, kütüphanenin fiziksel varlığından öte, onun temsil ettiği "ebedi bilgelik" fikrine duyulan özlemi yansıtır.
Ezoterik bakış açısına göre, İskenderiye'nin yok oluşu tesadüf değildir; insanlığın Kali Yuga (Karanlık Çağ) veya Demir Çağı gibi spiritüel bir gerileme dönemine girmesinin zorunlu bir sonucudur. Bilgi, ehil olmayanların eline geçmemesi için "sırlanmıştır". Bu düşünce, kütüphaneyi geçmişte kalmış bir harabe değil, gelecekte ulaşılması gereken bir "vaat edilmiş toprak" haline getirir.
Bilimsel ve Rasyonel Açıklamalar
Tüm bu efsanelerin ötesinde, modern tarihçiler ve arkeologlar olaya daha pragmatik yaklaşırlar. Bilimsel açıklamalara göre, İskenderiye Kütüphanesi'nin yok oluşu, "tek bir felaket günü" senaryosundan ziyade, yüzyıllara yayılan "yavaş ve acılı bir ölüm"dür. Kütüphaneyi yok eden şey sadece ateş değil, aynı zamanda bürokrasi, ilgisizlik ve değişen önceliklerdir.
Öncelikle, papirüs son derece kırılgan bir malzemedir. İskenderiye'nin nemli deniz havasında, bir papirüs tomarının yüzlerce yıl bozulmadan kalması, sürekli bakım ve kopyalama gerektirir. Roma İmparatorluğu'nun sonraki dönemlerinde yaşanan ekonomik krizler, kütüphaneye ayrılan fonların azalmasına ve eskiyen eserlerin yeni kopyalarının üretilememesine neden olmuştur. Yani birçok kitap yanarak değil, çürüyerek ve toz haline gelerek yok olmuştur.
Ayrıca, M.Ö. 145 yılında Kral VIII. Ptolemaios'un, kendisine muhalif olan bilginleri sürgün etmesi gibi siyasi kararlar, kütüphanenin entelektüel sermayesini tüketmiştir. Bilginlerin olmadığı yerde, kitaplar da sahipsiz kalmıştır. Kütüphanenin içeriğinin bir kısmı, Bergama Kütüphanesi gibi rakip merkezlere kaçırılmış veya imparatorluk hediyesi olarak Roma'ya taşınmış olabilir. Arkeolojik kazılar ise, antik liman bölgesinin depremler ve tsunamiler sonucu sular altında kaldığını göstermektedir; kütüphanenin bazı bölümlerinin denize gömülmüş olması güçlü bir ihtimaldir.
Sonuç olarak bilimsel görüş, kütüphanenin kasıtlı olarak yok edilmekten ziyade, destek yaşam ünitesinden çekilen bir hasta gibi "ölüme terk edildiğini" savunur.
Eleştirel Değerlendirme: Gerçeklik Payı ve Yanlış Yorumlar
İskenderiye Kütüphanesi'nin hikayesi, tarihsel gerçeklik ile kültürel hafızanın nasıl iç içe geçtiğinin en mükemmel örneğidir. Tarih boyunca bu konu hakkında yazılanlar, genellikle "kazananların tarihi" veya "mağdurların ağıtı" şeklinde şekillenmiştir. Hristiyan yazarlar paganları, pagan yazarlar Hristiyanları, sonraki dönemlerde ise Batılı yazarlar Arapları suçlama eğiliminde olmuştur. Bu karşılıklı suçlamalar, olayın gerçek yüzünü (kurumsal çürüme ve ihmal gerçeğini) perdelemiştir.
Kütüphane hakkındaki "her şeyin tek bir yerde toplandığı" algısı da eleştirel bir süzgeçten geçirilmelidir. İskenderiye şüphesiz en büyüğüydü, ancak antik dünyada Antakya, Bergama ve Efes gibi başka büyük kütüphaneler de vardı. İskenderiye'nin kaybı devasa olsa da, antik bilginin "tamamının" yok olduğu iddiası abartılı olabilir; zira birçok eser kopyalanarak Bizans ve İslam manastırlarında korunmuş ve bugüne ulaşmıştır. Ancak yine de, Sophocles'in 120 oyunundan sadece 7'sinin bize ulaşmış olması gibi istatistikler, kaybın korkunç boyutunu hatırlatmaktadır.
İskenderiye Kütüphanesi, bize bilginin ne kadar kırılgan olduğunu, ancak bilgiye duyulan arzunun ne kadar yok edilemez olduğunu öğretmeye devam etmektedir. Geçmişin derslerini alarak, bugünün bilgi merkezlerini daha sağlam temeller üzerine inşa etmek, sadece teknolojik bir mesele değil, bir medeniyet sorumluluğudur.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder